çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2015 Pazar

ÇOCUĞUNUZU KENDİNİZE BAĞIMLI YETİŞTİRMEYİN!

ANNE ÇOCUK ARASINDAKİ İPLER ZAMANINDA BIRAKILMALI
Çocuğunuzu kendinize bağımlı yetiştirmeyin!
Bağlı ilişki ile bağımlı ilişki çoklukla karıştırılır. Bağlı ilişki ile bağımsız ilişkinin arasındaki fark, birinin sağlıklı diğerinin sağlıksız ilişki olmasıdır. Bağımlı ilişki için anne ile bebeğin göbek bağının ruhsal olarak kopmaması da diyebiliriz.
Anne çocuk arasındaki ipler zamanında bırakılmalı
Yetişkin, görünmeyen iplerle annesine bağlıdır. Kendinizi gövdenizden, boynunuzdan, el ve ayaklarınızdan annenize bağlanmış olarak düşünün. Çocuk küçükken annenin her yerinden iplerle bağlıdır. Sağlıklı bir ilişkide çocuk büyüdükçe anne de ipleri yavaşça gevşetmeye başlar. Kendi kararlarını alabilen bir birey, annenin bu ipleri tek tek bırakmasıyla oluşur. İplerin zamanında gevşetilerek bırakılmaması sonucu, yetişkin kişi duygusal dünyasında ebeveyninden bağımsız bir birey olamaz.
Gözle görünmeyen bu bağ, kişinin duygusal hareket kabiliyetini kısıtlar, bağımsızlaşmasını engeller. Oysaki fiziksel gelişiminde bebek anne rahminden çıktıktan sonra, zaman içinde bağımsızlaşır ve bu durum çocuğu nankör yapmaz. Tam tersi sağlıklı bir şekilde gelişimini tamamlaması için, anne tarafından teşvik edilir. Kendi başına yürümesi, yemek yemesi, dışarıya çıkabilmesi sağlanır. Dominant bir yapıdaki anne çocuğun kendi seçimlerini yapmasını ve küçük kararlar alabilmesini yani ruhsal anlamda gelişmesini ve özgürleşmesini engeller. 
Anneye bağımlı çocuğun özgüveni gelişmiyor
Yetişkin olan kişi bedenen büyümüştür ama içeride özgüveni gelişmeyen bir çocuk yatar. Annesine bağımlı olduğu sürece, kendisinin güvende olduğunu düşünür. Hâlbuki artık çocuk değildir ve yetişkinlerin dünyasında rolleri ve görevler vardır. Bu yüzden bir çelişki başlar. Kendi hayatını yönetebilmek ve kendi kararlarını alabilmek için bu bağdan kurtulması gerekir. İçinde her zaman başka şeyler yapmak isteyen bir taraf vardır ve o sesi susturmak için çok çaba harcar.
Yanlış olanın kendi fikirleri olduğunu düşünür. Bunun sebebi annenin desteklememesi, beğenmemesi, onaylamamasıdır. Fakat ipleri bırakırsa annesini bırakmış gibi hissettiğinden de ipleri bırakamaz. Çünkü çok küçük yaşından beri annesine ruhsal olarak bu iplerle bağlıdır. Bunun en iyi örneği fillerle yapılan çalışmadır. Filler daha yavruyken kalın bir zincirle bacağından bir direğe bağlanır. Önceleri yavru kaçmaya çalışır. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne zinciri koparabilir ne de direği yerinden oynatabilir. Fil yavrusu ayağında zincirle büyür ve kaçamayacağını kabullenir yani özgürlük kavramını yitirir. Fil büyüyünce ayağındaki zinciri kolaylıkla koparabilecek bir güce ve cüsseye gelmiştir. Kurtulabilecek olmasına rağmen algısına yerleşmiş olan düşünce onu engeller ve zinciri kırmaya yeltenmez.
Birey ailesine bağlıdır ama bağımlı değildir
Kendi evinde yaşayan, düzenini kurmuş, işi olan, maddi olarak da bağımsız otuz beş yaşında bir yetişkin hayal edin. En ufak bir kararında onay için şehir dışında yaşayan annesini arıyor. Gece dışarı çıkmasından rahatsız olan annesini üzmemek için akşamları işten eve erken geliyor. Annesi istemediği için tatil planı yapmıyor ve annesi onaylamadığı için sevdiği erkek arkadaşından ayrılıyor. Birey olarak bağlı ilişki içinde olmak, anneye ya da babaya saygısız olmak demek değildir. Kendi başına karar verebilme yetisi ve onları uygulayabilme gücüdür. Birey ailesine bağlıdır ama bağımlı değildir. Annenin tavsiyelerini dinleyebilir ama bu tavsiyeleri emir olarak almaz bu tavsiyelere uymadığı için vicdan azabı duymaz. Verdiği kararları sadece kendi aklı ve değer yargılarıyla alır bu yüzden de verdiği kararların sorumluluğunu alır.
Bağımlı ilişki sağlıksızdır
Bağlı ilişki sağlıklıdır, kişiyi birey yapar. Bağımlı ilişki sağlıksızdır ve kişinin kendi hayatını yaşamasını engeller. Eğer siz de, ne yaparsanız yapın aileniz için yeterli gelmediğine inanıyorsanız, kendi hayatınızdan önce annenizin hayatını yaşıyorsanız, süregelen bir hastalıkları olmadığı halde, sürekli onlardan birini kaybetme korkusu yaşıyor ve bu korku yüzünden hayatınızı aksatıyorsanız, ailenize karşı vicdan azabından kurtulamıyorsanız bağımlı ilişki içindesinizdir. Bunun getirisi olarak fedakar, kendinden önce başkalarını düşünen, hayır diyemeyen, özgüven sorunu olan, kendine değer vermediği için kendini de sevmeyen bir yetişkine dönüşmüşsünüzdür. Kişisel gelişim seansları ile birey olmanın kapısını açabilir ruhunuzu özgürleştirebilirsiniz.

1 Nisan 2015 Çarşamba

Akıllı çocuklar yetiştirmenin püf noktaları

Çocuklarınıza akıllı olduklarını söylemeyin. Otuz yılı aşkın bir süredir yapılan araştırmalar okulda ve yaşamda başarılı olmanın ardında yatan unsurun zekâ ya da yetenek değil, “sürece” odaklanmak olduğunu ortaya koyuyor.
Haber görseliİlkokul yıllarında parlak bir öğrenci olan bir çocuk ilkokulu sorunsuz bitirdi. Bu süre içinde ödevlerini düzenli bir biçimde yapıyor ve sürekli yüksek notlar alıyordu. Sınıfındaki kimi arkadaşlarının neden zorlandıklarına akıl erdiremediğinde, anababası onun doğuştan özel bir yeteneğe sahip olduğunu söylüyorlardı.
Ancak yedinci sınıfa geldiğinde ansızın derslere ilgi duymamaya, ödevlerini yapmamaya ve sınavlara hazırlanmamaya başladı. Sonuçta notlarında hızlı bir düşüş meydana geldi. Anne ve babası onun çok akıllı bir çocuk olduğunu söyleyerek özgüvenini ayakta tutmaya çalıştılarsa da, (farklı çocukların bir bileşimi olan) çocuğun yeniden derslerine sarılmasını başaramadılar. Çocuğa göre, okul ödevleri sıkıcı ve anlamsızdı.
Günümüz toplumları için yetenek, tapınılası bir unsurdur ve birçok kişi zekâ ve yeteneğe sahip olmanın -bu yeteneğe duyulan güvenle birlikte- başarının kapılarını açtığına inanır. Oysa, 35 yılı aşkın bir süredir yapılan bilimsel araştırmalar, zekâ ya da yeteneği gereğinden çok vurgulamanın gerçekte insanları başarısızlık karşısında çok daha kırılgan, güçlüklere karşı koyma konusunda çok daha ürkek ve eksiklikleri giderme konusunda da isteksiz duruma getirdiğini ortaya koyuyor.
SÜRECE ODAKLANIN
Bu sonuç en çok, yukarıda örneği verilen, okulun ilk yıllarında çaba harcamadan başarıya ulaşan ve akıllı ya da doğuştan yetenekli olarak tanımlanan çocukları etkiliyor. Bu tür çocuklar içten içe zekânın doğuştan edinilen ve değişmeyen bir unsur olduğuna inanıyorlar ve bu inanç da öğrenmeye çabalamanın akıllı olmaktan (ya da görünmekten) daha önemsiz olduğu gibi bir duyguya kapılmalarına neden oluyor.
Bu inanç onların güçlükleri, yanlışları ve çaba harcama gereksinimini bile, gelişmelerine olanak tanıyan unsurlar olarak görme yerine, benlikleri açısından bir çekince olarak değerlendirmelerine de yol açıyor ve işler artık eskisi gibi kolay olmadığında güven ve heveslerini yitirmelerine neden oluyor.
Yukarıda örnek olarak verilen çocuğun anne ve babasının yaptığı gibi, çocukların doğuştan sahip oldukları yeteneklerin pohpohlanması genç atletlerin ya da işgücüne katılan kişilerin güçlerini tam anlamıyla ortaya koymalarını önleyen ve hatta evlilikleri sekteye uğratan bu kafa yapısının daha da pekişmesine neden oluyor. Öte yandan, yapılan araştırmalar zekâ ya da yeteneğe odaklı bir kafa yapısı yerine, (kişisel çaba ve etkili taktiklerden oluşan) “sürece” odaklanmaya ağırlık veren “gelişmeci bir kafa yapısının” insanların okulda ve yaşamda başarılı olmalarına katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor.
YENİLGİNİN YARATTIĞI OLANAKLAR
Stanford Üniversitesi ruhbilim profesörlerinden Carol S. Dweck insanlarda motivasyonunun ardında yatan -ve onların yenilgilere karşın direnmelerini sağlayan- unsurları ilk kez 60’lı yıllarda Yale Üniversitesi’nde ruhbilim öğrencisi iken araştırmaya başladı. O sırada tümü de Pennsylvania Üniversitesi’nde görevli olan Martin Seligman, Steven Maier ve Richard Solomon hayvanlar üzerinde yaptıkları deneylerle yinelenen başarısızlıkların ardından hayvanların çoğunun durumun umutsuz ve kendi denetimlerinin dışında olduğu sonucuna vardıklarını ortaya koymuşlardı.
İnsanlar da çaresiz olmayı öğrenebilirler, ama herkes yenilgi karşısında böyle bir geriye çekilme durumu yaşamıyor. Güçlüklerle karşılaşan kimi öğrenciler pes ederken, yetenek açısından onlardan pek de farklı olmayan kimi öğrencilerin neden pes etmeden yollarına devam ettiklerini merak eden Dweck, bunun bir olasılıkla insanların neden başarısız olduklarıyla ilgili inançlarıyla ilgili olduğunu fark etti. Özellikle de, hevesin kırılmasında, kişinin başarısızlığının yetenek yoksunluğuna bağlanması, yeterince çaba harcanmadığı inancından çok daha etkili.
1972’de ilk ve ortaokul çağındaki çocuklara eğitim verdiği dönemde matematik dersinde umutsuzluğa kapılan öğrencilerin yeteneksizliklerinden çok, yeterince çaba harcamadıkları için yanlışlar yaptıklarına, ancak konular güçleştikçe daha çok çaba harcamayı öğrendiklerine tanık oldu. Bu deneyler çabaya odaklanmanın çaresizliği önleyebileceğine ve başarının yolunu açabileceğine işaret eden ilk bulgulardı.
Daha sonra yapılan araştırmalar en direngen öğrencilerin başarısızlıklarına kafayı takmayıp, yaptıkları yanlışları çözülmesi gerekli sorunlar olarak değerlendirdiklerini ortaya koydu.
ZEKÂ İLE İLGİLİ İKİ FARKLI BAKIŞ
Dweck şunu gördü: Çaresiz öğrenciler zekânın değişmez bir özellik olduğuna, insanın belli bir zeka düzeyine sahip olduğuna ve bunu değiştirme olanağının bulunmadığına inanıyorlardı. Dweck buna “sabit kafa yapısı” adını verdi. Bu gruba girenler yanlış yaptıklarında özgüvenleri sarsılıyordu, çünkü yanlışlarını değiştirmeleri olanaksız bir yetenek eksikliğine bağlıyorlardı; güçlüklerden kaçınıyorlardı, çünkü zora düştüklerinde yanlış yapma olasılığı artıyor ve akıllı görünme olasılığı azalıyordu.
Öte yandan öğrenmeye odaklı olanlar zekânın işlenebileceğine, eğitimle ve çok çaba harcayarak geliştirilebileceğine inanıyorlardı. Bu gruba girenler öğrenmeye öncelik veriyorlar, yanlışların yeteneksizlikten değil, yeterince çaba harcamamaktan kaynaklandığını düşünüyorlardı. Onlar için güçlükler devinime geçirici ve öğrenmeye olanak tanıyan bir unsurdu. Bu yüzden bu türde “gelişmeye odaklı kafa yapısına” sahip olanların akademik açıdan çok daha başarılı olmaları beklenir bir durumdu. Dweck’in bu beklentileri Columbia Üniversitesi ruhbilimcilerinden Lisa Blackwell ile Stanford Üniversitesi’nden Kali H. Trzesniewski tarafından yapılan ve 2007 yılının başlarında yayımlanan bir araştırmayla doğrulandı.
EKSİKLİKLERLE YÜZLEŞMEK
Zekânın değişmez olduğu inancı, insanların okulda, işte ve toplumsal ilişkilerinde yanlışlarını kabullenme ve eksiklerini giderme konusunda gönülsüz bir tavır sergilemelerine de neden oluyor. Sabit bir kafa yapısı işyerinde de iletişimi engelleyebilir ve yöneticilerle çalışanların yılgınlığa kapılmalarına, yapıcı eleştiri ve önerileri görmezden gelmelerine neden olabilir.
New South Wales Üniversitesi ruhbilimcilerinden Peter Heslin, Southern Methodist Üniversitesi’nden Don VandeWalle ve Toronto Üniversitesi’nden Gary Latham tarafından yapılan bir araştırma sabit bir kafa yapısına sahip olan yöneticilerin, çalışanların görüşlerine gelişmeye odaklı kafa yapısına sahip yöneticiler denli açık olmadıklarını ortaya koyuyor.
Kafa yapısı kişisel ilişkilerin nitelik ve sürekliliğini de etkileyebiliyor. Sabit bir kafa yapısına sahip olanlar ilişkilerinde karşılaştıkları sorunları deşme konusunda gelişmeye odaklı bir kafa yapısına sahip olanlara kıyasla daha az istekli oluyorlar.
Çocuklara gelişmeye odaklı bir kafa yapısı nasıl kazandırılır? Bunun bir yolu onlara alın teriyle kazanılmış başarı öyküleri anlatmaktır. Araştırmalar, söz gelimi matematiğe gönül verip bu konuda olağanüstü beceriler geliştiren büyük matematikçilerle ilgili öykülerin gelişme odaklı bir kafa yapısının oluşmasına katkıda bulunabileceğini gösteriyor.
Çoğunluğu olmasa da, kimi anne babalar çocuklarına zekâ ve yetenekleri konusunda övgüler yağdırmanın yararlı olduğunu düşünüyorlar. Oysa, Dweck ve arkadaşlarının çalışmaları bu yaklaşımın hiç de doğru olmadığına işaret ediyor. Araştırmalar zekâ konusunda övgüler yağdırmanın, gösterilen çaba karşısında sırtın sıvazlanmasına kıyasla, çok daha sıklıkla sabit bir kafa yapısına katkıda bulunduğunu ortaya koyuyor.
Anababalar ve eğitmenler, çabayı överek gelişmeye odaklı bir kafa yapısını yüreklendirmek dışında, kafayı bir öğrenme düzeneği olarak değerlendiren somut açıklamalarla çocuklara katkıda bulunabilir. Yedinci sınıfta matematik notları düşen 91 öğrenciye sekiz seanslık bir işlik düzenleyen Dweck, Blackwell ve Trzesniewski bu öğrencilerden kırk sekizine yalnızca öğrenim becerileriyle ilgili yönergeler verirlerken, geri kalanına hem öğrenme becerileriyle ilgili hem de gelişmeye odaklı kafa yapısıyla ilgili bilgilerin verildiği bir çalışma uyguladılar.
Yarıyıl döneminin sonlarına doğru yalnızca öğrenme becerileri konusunda eğitim verilen öğrencilerin notlarındaki düşme sürerken, gelişmeye odaklı kafa yapısıyla ilgili de eğitim görenlerin notlarındaki düşüşün durduğu ve giderek eski düzeylerine döndüğü görüldü.
Eğitmenler, iki farklı türde eğitimden habersiz olmalarına karşın, gelişmeye odaklı kafa yapısı işliğine katılan çocukların %27’sinde çarpıcı gelişmeler meydana geldiğine, buna karşılık denetim grubundakilerin yalnızca %9’unda bu tür bir gelişme sağlandığına tanık oldular.
Başka araştırmalar da bu sonuçları doğrulamaktaydı. Şimdi Baruch College’de görevli olan ruhbilimci Catherine Good, New York Üniversitesi’nden Joshua Aronson ve Toronto Üniversitesi’nden Michael Inzlicht tarafından yapılan ve 2003 yılında yayımlanan bir araştırma, gelişmeye odaklı kafa yapısının geliştirilmesiyle, yedinci sınıf öğrencilerinin matematik ve İngilizce derslerindeki başarılarını olumlu yönde etkilediğini ortaya koydu. Aronson, Good ve arakadaşlarının 2002 yılında yaptıkları bir araştırma da benzer bir çalışma sonucunda, üniversite öğrencilerinin de okul ödevlerine daha çok değer vermeye başladıklarını ve verilen ödevleri daha büyük bir ilgiyle yapıp daha yüksek notlar aldıklarını gözler önüne serdi.
EN YÜKSEK NOT ÇABAYA
Dweck’in araştırması çocuğun zekâsına övgüler yağdırmanın onun çok daha kırılgan ve savunmacı bir tavır takınmasına neden olduğunu gösteriyor. “Sen çok iyi bir ressamsın,” türünde değişmez bir özelliğe işaret eden belirli türde övgüler de benzer bir etki yaratıyor.
Övgü, doğru sözcüklerle dile getirildiğinde, çok değerli olabilir. Çocuğun bir şeyleri yaparken yararlandığı süreç onun başarıya yol açan edimlere odaklanmasını sağlamak suretiyle motivasyonu ve güveni arttırabilir.
Süreçle ilgili bu tür övgüler çaba, taktik, odaklanma, güçlükler karşısında direnme ve güçlüklere meydan okuma gibi unsurların öne çıkarıldığı türde övgüleri içerebilir. Anababalar güçlükler, çaba ve yanlışlar konusunda olumlu görüşlerini dile getirerek de çocuklarına öğrenme sürecinden zevk almalarını öğretebilirler.